Ramazan…

On bir ayın sultanıdır. Ama mesele takvimde bir ayın gelişi değildir.

Ramazan; kalbin yumuşaması, evin içindeki ses tonunun düşmesi, lokmanın kıymet kazanmasıdır.

Gürültünün azalması, gözün yumuşaması, insanın içe dönmesidir.

Burdur’da Ramazan bir başka yaşanır. Çocukluğumdan beri böyledir.

Bu şehir Ramazan’ı sadece tutmaz; hisseder.

Ramazan denince gözümün önüne ilk ne gelir biliyor musunuz?

Üzerinden duman tüten, susamlı, yumurtalı pide…

Burdur’da 112 Acil Çağrı Merkezi Reaksiyon Süresinde Türkiye Birincisi
Burdur’da 112 Acil Çağrı Merkezi Reaksiyon Süresinde Türkiye Birincisi
İçeriği Görüntüle

O pide sıradan bir ekmek değildir.

Fırından çıktığında sadece hamur kokmaz; mahalle kokar. Paylaşma kokar.

Fırın önünde kuyruk olacak ki Ramazan’ın başladığını anlayalım.

O bekleyiş bir sabır mektebidir aslında.

Kimse homurdanmaz.

Kimse acele etmez.

Herkes aynı saate kilitlenmiştir: İftar.

Güneş alçalır. Sofralar kurulur. Bardaklara sular doldurulur.

Televizyonun sesi biraz açılır ama kulaklar dışarıdadır.

Şehir bir anda yavaşlar.

Sanki Burdur nefesini tutar.

Ve o an…

Vakit gelince atılan iftar topu yankılanır şehrin üzerinde.

O ses sadece bir patlama değildir.

Bir davettir.

“Buyurun sofraya” diyen bir çağrıdır.

Sabrın zaferidir.

Paylaşmanın müjdesidir.

Bu geleneğin kökü Osmanlı’ya uzanır. İmsak ve iftar vakitlerinde top atılması,

Sultan III. Mustafa döneminde Rumeli Hisarı’nda başlamış; zamanla tüm ülkeye yayılmıştır.

İftar topu patladığında Burdur bir an susar.

Sonra kaşıklar çorbalara değer, minarelerden ilk tekbir yükselir ve bir şehir aynı anda şükreder.

Ramazan burada böyle başlar…

Sofra sade ama bereketlidir.

Hurma olur.

Ceviz olur.

Peynir eksik olmaz.

Sıcacık çorba.

Ve mutlaka hoşaf…

Hoşafın tadı Ramazan’da değişir.

Çünkü açlık nimetin değerini öğretir.

Ama asıl mesele sofrada kimlerin olduğudur.

Sadece aile değil.

Bir komşu.

Bir misafir.

Bir ihtiyaç sahibi.

Ramazan, kapının çalındığı ve kimsenin geri çevrilmediği aydır.

İftardan sonra o tatlı telaş başlar.

Teravihe yetişme hali…

Caminin avlusunda çocukların koşturması.

Yaşlıların ağır adımları…

Mahalle bir araya gelir.

İnsan yalnız olmadığını hisseder.

Sahur ise bambaşka bir sahnedir.

Davul sesi uzaktan duyulur.

Tokmak sadece davula değil, tarihe vurur.

Pencereler tek tek ışıldar.

O ışıklar sadece elektrik değildir.

Diriliktir.

Birliktir.

Hanenin şenliğidir.

Ne kadar çok ışık yanıyorsa, mahalle o kadar güvendedir sanki.

Ramazan sadece oruç değildir.

Bir muhasebe.

Bir arınma.

Bir hatırlayış.

Yavaşlamaktır.

Lokmanın kıymetini bilmek, suyu şükürle içmek, bir tabak yemeği paylaşmaktır.

Burdur’da Ramazan hep böyle yaşandı.

Sade ama derin.

Gösterişsiz ama samimi.

Ve belki de bu yüzden kalpler yumuşadı, sokaklar sakinleşti.

Ramazan geldi mi, insan biraz daha insan olur.

Ve sahur vakti yanan o ışıklar bize şunu fısıldar:

Bu şehir hâlâ yaşıyor.

Bu şehir hâlâ paylaşıyor.

Bu şehir hâlâ kalbiyle ayakta duruyor.