Ortadoğu'da Süregelen Trajedi Üzerine
Ortadoğu bir kez daha yanıyor. Bu sefer fitili, ABD ve İsrail'in nükleer gerekçesiyle ateşlediği İran müdahalesi çakıyor. Milyonlarca insan yerinden sürülüyor, binlercesi ölüyor; ve yine aynı sahne, aynı acı, aynı sözler: "Barış için geldik."
"Köpeksiz köyde eli değneksiz dolaşmak" diye bir deyim vardır Türkçede. ABD'nin dünya siyasetindeki tavrı tam da bunu andırıyor: Karşısına çıkacak denk bir güç olmadığından, okyanus ötesinden dünyayı şekillendirme iddiasıyla hareket ediyor. Ne var ki bu şekillendirme, gittiği her toprakta kan ve gözyaşından başka bir miras bırakmıyor.
Afganistan'dan Irak'a, Libya'dan Suriye'ye uzanan bu coğrafyada "adalet" kelimesi artık farklı bir anlam taşıyor. Halklar için adalet; bomba sesleri, yıkılmış hastaneler, çadır kentler ve sonu gelmez mülteci yolculukları demek. Oysa müdahaleyi meşrulaştıranlar için adalet; çıkarların korunması, stratejik dengelerin yeniden kurulması ve muhalif rejimlerin tasfiyesidir.
Peki bu tabloya dur diyebilecek bir güç nerede? Uluslararası kurumlar fiilen işlevsiz, bölgesel aktörler parçalı, küresel kamuoyu ise haberlerin seli içinde bocalıyor. "Sözde medeni" Batı devletleri bir yanda insan hakları söylemi üretiyor, öte yanda silah satışlarını sürdürüyor. Bu çelişki artık ört-bas edilemeyecek kadar büyük.
Tarihin her döneminde güç, kendini meşrulaştırmak için bir söylem üretmiştir. Dün "medeniyet götürüyoruz" denildi, bugün "demokrasi götürüyoruz" deniyor. Ama Ortadoğu halklarının gözünden bakıldığında, bu söylemlerin ortak paydası tek: yıkım. Milyonlarca insanın çektiği acı, hiçbir jeopolitik hesabın sütunlarına sığmaz.
Kan gölüne dönmüş bir coğrafyaya bakarken şunu sormak gerekiyor: Hangi çıkar, hangi strateji, hangi ideoloji bu bedeli haklı kılabilir? Cevap açıktır — hiçbiri. Ve bu açık cevabı görmezden gelmeye devam eden dünya, tarih önünde hesap vermeye devam edecektir.





