Merhaba sevgili okur. Günümüz siyasetçileri toplumun sinir uçlarına dokunmayı iyi biliyor. Geçtiğimiz günlerde eğitim bakanının sözleri, tarihseverleri eminim rahatsız etmiştir. Yazıdan önce belirtmem gerekir; bir toplum geçmişinden aldığı dersler kadar gelişmiştir. Dolayısı ile de modernleşmeye çalışması gerektiğine inandığım Türk toplumu, bilakis Orta Asyadan bu yana geçmişini bilmeli, sahiplenmeli, gurur duyulacak tarafları ile gururlanırken, eleştirilecek taraflarından da ders çıkarmalıdır. Bu düşünceler ile yazıma başlıyorum.
İyi okumalar.
Geçtiğimiz günlerde Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Rize’de sarf ettiği “Osmanlı ile Cumhuriyet’i barıştırmamız lazım” sözleri, eğitim politikalarından çok daha derin, yapısal bir zihniyet krizini yeniden önümüze serdi. Yeni tarih müfredatını savunmak adına ortaya atılan bu "barışma" tezi, kulağa naif ve birleştirici gelse de ne yazık ki sosyolojik, bilimsel ve tarihi gerçeklerle taban tabana zıt bir durum. Bir toplumun geleceğini programlayabilmesi, geçmişiyle içi boş bir romantizmle helalleşmesinden değil; geçmişin prangalarını cesurca sorgulamasından, cehaletiyle hesaplaşmasından ve hatalarıyla yüzleşmesinden geçer. Çünkü geçmişi hakkıyla sorgulamayan bir toplumun, asla kendine ait bir geleceği olamaz.
Geçmiş ile hesaplaşma noktasında yakın tarihi de ele almamız gerekir. Bu hesaplaşma toplumun gözleri önünde samimiyet içinde olmalı. Bunu yapmadığımız sürece, toplum içinde kamplaşma ve kutuplaşma olmaması düşünülemez. Toplum hurafeler, asparagas haberler ve bilgilerle kendi gerçeklerine tutunur ve birbirinden nefret eder.
Bakanlığın iddia ettiğinin aksine, Türkiye’nin bugünkü yapısal gelişmemişlik sancıları, Cumhuriyet’in Osmanlı ile küs olmasından değil; tam aksine, Osmanlı’nın son üç yüz yılında bilimsel bilgiyi üretememiş, dünyayı merak etmemiş, astrolojiden astronomiye bir türlü geçememiş o ağır cehalet mirasının tortularındandır. Avrupa’da matbaanın icadından yüzlerce yıl sonra bile bu topraklara kitabın girememiş olmasının zavallılığını sırtında taşıyan bir imparatorluk modelini, 21. yüzyılın çocuklarına "özlem duyulacak bir sığınak" gibi pazarlayamazsınız. Fatih’in İstanbul’u fethettiği dönemde Avrupa’da matbaa devriminin başladığını, sanayi üretiminde bugün hayranlıkla izlediğimiz Almanya’nın köklerinin o dönem basılan binlerce bilim kitabına dayandığını görmezden gelerek tarih anlatılamaz.
Monarşi düzeninin en büyük handikapı, yöneten tek adamın yetersiz olması durumunda başarının yakalanamayışıdır. Osmanlı tarihinde gerileme döneminin Karlofça anlaşması ile başladığı kabul edilir. Yöneticinin yetersizliği ve başarısızlık sonucunun oluşması açısından bakılınca; gerileme dönemi Kanun Sultan Süleyman’ın Viyana kuşatmasını örnek gösterebiliriz. Topları olmayan bir orduyu kuşatmaya götürecek kadar bilgisiz bir yönetim.
Bugün maalesef, bilimin ve üst teknolojinin sadece tüketicisiyiz. Tıpkı cep telefonlarını, tarım ve silah teknolojilerini ithal ettiğimiz gibi; mimaride ve şehircilikte de rasyonel bir vizyon üretemediğimiz için ranta dayalı, estetikten yoksun, sürdürülebilirlikten uzak bir yapı stoğu üretiyoruz. Yıllardır mesleki alanda mücadele ettiğim o beton endeksli büyüme modelleri aslında kapitalist dünyanın göz boyayan birer illüzyonudur. Kentlerimiz, halkın sırtına uymayan eğreti giysiler gibi dökülüyor. Üst düzey bilimsel yetersizliğimizi beton dökerek, müteahhit sayımızla övünerek kapatmaya çalışıyoruz. Tıpkı yüz yetmişten fazla üniversitemiz, milyonlarca öğrencimiz olmasına rağmen bilimsel araştırmalarda dünya sıralamalarında gerilerde kalışımız gibi… Sayılarla övünmek, içi boşalmış kavramlarla toplumu oyalamak faydasız, boş bir böbürlenmedir.
Bakınız, bugün dünyanın yeni süper gücü olarak kabul edilen Çin, kişi başına düşen millî gelirde gerimizde kalsa da yılda milyonlarca bilim insanı, yüz binlerce fizikçi ve mühendis yetiştiriyor. Çölleri ormana çeviriyor. Hatta dünyanın ilk orman kentini (Binaların bitkilendirildiği yapılaşma modeli) inşaa edecekler. Eğitimi ticari dershanelere teslim etmiyorlar. Kendi görkemli tarihlerini arkeolojik olarak en iyi şekilde koruyorlar ama asla yüzlerini geriye dönmüyorlar. Bunu yapmanın bi zorluğu yok aslen. Ayağa kalkıp, üzerimizdeki tozu – pisliği silkeleyip fabrika ayarlarımıza dönmemiz yetecek.
Cumhuriyet Devrimi, bu topraklarda yüzlerini kör cehalete dönmüş kitleleri bir hamlede 20. yüzyıla taşıyan, İslam dünyasındaki tek ve en gerçek modernleşme sürecidir. Bizi Mısır, İran, Pakistan ya da Yemen olmaktan kurtaran yegane dinamizm, Cumhuriyet’in aydınlanma tohumlarıdır. Bugün yapılması gereken şey, bu tohumları sulamak ve bilimi rehber edinmektir; yoksa ortaçağ mentalitesine geri dönüş yolları aramak değil.
Anadolu bugün küresel iklim kriziyle, susuzlukla ve enerji darboğazıyla karşı karşıyadır. Yarın kapımıza dayanacak bu fiziksel açlık ve kuraklık tehdidi karşısında, ne Osmanlı hayalleri ne de vitrin süsü olmaktan öteye geçmeyen içi boş müfredatlar bizi kurtarabilecektir. Toplum olarak acilen şu refleksi geliştirmek zorundayız: Sorgulamak, biat etmemek, bilginin ve hukukun üstünlüğünü savunmak. Hz. Muhammed’in "Bilginin yarısı soru sormaktır" hadisindeki tanımı rehber edinerek; her politik hamleyi, her imar planını, her eğitim modelini aklın süzgecinden geçirmeliyiz.
Ağustos 2023’ten bu yana bu köşede bıkmadan, usanmadan kentin haklarını, hukuku ve bilimi savundum; belediyelerin keyfi uygulamalarına karşı dava açarken de tek derdim bu kentin ve bu ülkenin geleceğini korumaktı. Bizim geçmişin karanlığıyla barışmaya değil; geleceğin aydınlığına, bilimin disiplinine ve rasyonel bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.
Mail: [email protected]




