Cuma akşamı, mesai bitmek üzeredir. Yönetici, çalışanın masasına yaklaşır:
“Küçük bir iş var.”
Çalışan ilk seferinde kabul eder. Ortam gerilmesin, kimse kırılmasın ister. İkinci seferinde “Hayır” demek daha zor gelir. Üçüncüde susar. Zaman geçer; o küçük iş artık ondan beklenen sıradan bir göreve dönüşür.
Çalışan yorgundur, belki biraz da kırgın. Ama ne diyeceğini bilemez. Bir zamanlar “Bir kereden bir şey olmaz” diye geçiştirdiği durum, hayatının sessiz bir kuralı olmuştur.
Bu çalışanı tanıyoruz. Belki de kendimiziz.
“Söz gümüşse sükût altındır” diye büyüdük. Büyüklerin sözünü kesmemeyi, “Ayıp olur” denince susmayı öğrendik. “El âlem ne der?” diye düşündük. İtiraz edince “Büyüğüne karşı gelme” dendi; isteğimizi söyleyince bencil sayıldık. Ailede, okulda, iş yerinde uyumlu olmak makbuldü. Soru soran, itiraz eden çoğu zaman “sorun çıkaran” oldu.
Böyle böyle susmayı öğrendik. Sonra da bunu huyumuz sandık. Oysa bazen susmak huy değil, yıllar içinde edindiğimiz bir alışkanlıktır.
Elbette susmanın da yeri vardır. Öfkeliyken hemen cevap vermemek, karşımızdaki dinlemeye hazır değilken tartışmayı büyütmemek, doğru zamanı beklemek… Bunlar incelik ve olgunluktur.
Ama her sessizlik nezaket değildir. Karşımızdakini incitmemek için kendi duygularımızı ve sınırlarımızı yok sayıyorsak, bu kez kendimize haksızlık ederiz.
Biz “Sorun çıkmasın” diye susarız. Karşımızdaki de “Demek ki sorun yok” sanabilir. Haksızlık sürerken biz buna alışır, hatta kendimizden şüphe etmeye başlarız:
“Belki de ben fazla hassasım.”
İnsan her kırgınlığını içine attığında, kendi sesini biraz daha az duyar. Ne istediğini söylemek bile zorlaşır. Söylenmeyenlerse öylece yok olmaz. Kırgınlık olarak kalır, araya mesafe koyar; bazen de beklenmedik bir anda öfkeye dönüşür.
Yıllarca her şeye “Tamam” diyen biri, küçük bir meselede birden parlayabilir. Çünkü o gün yalnızca o günün meselesi yaşanmıyordur; yıllardır birikenler de oradadır.
Üstelik karşımızdaki, neyin bizi incittiğini her zaman bilemez. Biz sustukça ona davranışını değiştirme fırsatı da vermeyiz. Bir taraf her şey yolunda sanırken diğer taraf içten içe uzaklaşır. Oysa sevgi, dostluk ve iş birliği, insanların birbirlerine ne hissettiklerini söyleyebildiği yerde güçlenir.
Kendimize şu soruyu soralım: Susmam bir tercih mi, yoksa korku mu?
Sakinleşmek ya da doğru zamanı beklemek için susuyorsak, bu bizim tercihimizdir. “Ya kırılırsa, ya beni sevmezlerse, ya sorun çıkarsa?” diye susuyorsak, belki de kendimizi değil, korkumuzu koruyoruzdur. Biri içimizi rahatlatır; diğeri zamanla bizi yıpratır.
Konuşmak kavga etmek değildir. Sınır koymak için sesimizi yükseltmemiz, karşımızdakini suçlamamız gerekmez. Cuma akşamı masasına gelen o iş karşısında sakin bir cümle yeterli olabilir:
“Bu hafta yetiştiremeyeceğim. Pazartesi sabahı ilk iş bakabilirim.”
Bu cümlede kabalık yoktur. Yalnızca kendi zamanımıza ve emeğimize de değer verdiğimizi anlatır.
İlk seferinde zorlanabiliriz. Sesimiz titreyebilir, karşımızdaki şaşırabilir. Ama insan sınırını dile getirdikçe, bunu bir daha söylemek kolaylaşır. Yine de her ortamın aynı olmadığını unutmamak gerekir. Yöneticiyle çalışan arasındaki gibi güç dengesinin eşit olmadığı ilişkilerde konuşmanın gerçek bir bedeli olabilir. Böyle zamanlarda doğru sözü, doğru zamanı ve doğru yolu seçmek; gerekirse destek almak da kendimize gösterdiğimiz özenin parçasıdır.
Sınırlarımızı hiç söylemeden başkalarının onları anlamasını beklemek, yazıp göndermediğimiz bir mektubun cevabını beklemeye benzer. Karşı taraf mektubu almamıştır; bizse her gün postacıyı gözleriz.
Nezaket, başkasını incitmemeye çalışırken kendimizi de incitmemektir. Sükût bazen gerçekten altındır. Ama bedelini hep aynı kişi ödüyorsa, artık durup düşünmek gerekir.
Sözün Özü: Susmak bazen olgunluktur. Ama kendimizden vazgeçerek susuyorsak, belki de artık konuşmanın zamanı gelmiştir.
E-posta: [email protected]




