Türkiye’de Venezuela üzerinden yürüyen tartışmalar, yalnızca bir ülkeye yönelik tutumu değil; Türkiye’nin dış politikaya hangi zihinsel çerçeveden baktığını da ortaya koymaktadır. Bu tartışmaların önemli bir kısmı, yapay ve basite indirgenen bir karşıtlık üzerine kuruludur: Sanki devletler ya “ilkesel” davranır ya da “çıkarcı”; ya yüksek sesle konuşur ya da sonuç alır.

Bu yaklaşım, olgun bir devlet aklının reddettiği bir yanlış ikilemdir.

Çok boyutlu bir jeopolitik çevrede konumlanan Türkiye gibi ülkeler için ilke ile çıkar, birbirini dışlayan kavramlar değil; aksine, dış politikanın birlikte ayakta durduğu iki temel dayanak noktasıdır. Buna rağmen sıkça sorulan “Çıkar hesabı yapılırsa değerler ne olacak?” sorusu, meseleyi tersinden okumaktadır. Asıl gerçek şudur: Uzun vadeli ve sürdürülebilir çıkarlar, değerlere dayanır.

Tutarlı, istikrarlı ve bilinçli bir dış politika, devletin uluslararası itibarını güçlendirir. İtibar, diplomaside soyut bir ahlaki üstünlük değil; müzakere masasında tarafların manevra alanını genişleten somut bir güçtür. Bugün Venezuela’daki olumsuzluklara karşı tamamen sessiz kalan bir Türkiye, yarın başka bir kriz başlığında söz söylediğinde inandırıcılık problemiyle karşı karşıya kalabilir.

MAKÜ Rektörü Hüseyin Dalgar BTB Başkanı Ömer Faruk Gündüzalp'i ziyaret etti
MAKÜ Rektörü Hüseyin Dalgar BTB Başkanı Ömer Faruk Gündüzalp'i ziyaret etti
İçeriği Görüntüle

Ancak ilke vurgusu, stratejiden yoksun bir slogana da dönüşmemelidir. Devletler bağırarak değil, sonuç üreterek ilke tesis eder. Aynı şekilde çıkar hesabı da her yolu meşru gören bir pragmatizme indirgenemez. Kısa vadeli hızlı kazanç uğruna her kapıyı zorlayan bir dış politika, uzun vadede devleti öngörülemez ve güvenilirliği sorgulanan bir aktör hâline getirir.

Bu çerçevede muhalefetin dış politikayı eleştirme hakkı tartışmasızdır. Ancak bu hak, beraberinde sorumluluk da getirir. Dış politika, iç siyasette alkış toplama aracı değildir. “Hükümetin Venezuela politikası yanlış” demek meşru bir eleştiridir; fakat “ABD’ye meydan okuyalım, ilişkileri koparalım” türü çıkışlar, devleti müzakere masasında zayıflatır. Muhalefetin görevi, devleti sıkıştırmak değil; alternatif üretirken Türkiye’nin diplomatik manevra alanını korumaktır.

ABD ile ilişkiler bağlamında da benzer bir denge zorunludur. ABD’ye toptan karşı çıkmak bağımsızlık değildir; her talebe koşulsuz uyum ise egemenlik kaybıdır. Türkiye’nin NATO üyeliğini, ekonomik entegrasyonunu ve finansal bağlarını yok sayan her yaklaşım, gerçeklikten kopuktur.

Türkiye’nin ihtiyacı olan; duygusal reflekslerle değil, disiplinli, dosya bazlı ve soğukkanlı bir dış politika yönetimidir. Yüksek sesli meydan okumalar pazarlık gücünü artırmaz; sessiz, adım adım yürütülen diplomasi ise alan açar.

Sonuç olarak Venezuela tartışması bize şunu göstermektedir: Türkiye’nin gücü ne kör muhalefette ne de sessiz itaattedir; Türkiye’nin gerçek gücü, ilke ile çıkarı aynı anda taşıyabilen denge kurma kapasitesinde yatmaktadır.

Bu bir zaaf değil; tarihsel bir devlet refleksi, yani devlet aklıdır.