Gün geçmiyor ki yolsuzlukla ilgili bir haber duymayalım. Bir ihale, bir zimmet, bir usulsüzlük, bir haksız kazanç…
Ekranlarda, gazetelerde, sosyal medyada…
İnsan artık şaşırmıyor bile. Belki de en kötüsü bu: Alışıyoruz.
Ama mesele sadece büyük haberler değil. Asıl mesele, o büyük yanlışların başladığı yer. Çoğu zaman küçük anlar.
Bir markettesiniz. Alışverişinizi yaptınız, kasaya geldiniz. Kasiyer yorgun. Belki bütün gün ayakta kalmış. Size yanlışlıkla fazla para üstü veriyor.
Kimse fark etmiyor. Kamera da yok.
O an içinizden ilk geçen cümle ne olur?
“Bu para benim değil.” mi?
Yoksa “Nasılsa kimse görmedi.” mi?
Küçük bir olay gibi görünebilir. Ama insanın karakteri bazen tam da böyle anlarda ortaya çıkar.
Çünkü dürüstlük, yalnızca dürüstlükten söz etmek değildir. Kimse görmezken de dürüst kalabilmektir.
Doğruyu Biliyoruz, Peki Neden Yapmıyoruz?
Çevremize bakalım.
Yolsuzluk yapan da var, başkasının hakkını yiyen de. Gücünü kötüye kullanan, kendi çıkarı için bir başkasını mağdur eden de…
Üstelik bunlar yalnızca belli bir kesimden çıkmıyor.
Eğitimli de var, eğitimsiz de. Zengin de var, fakir de. Makam sahibi de var, sıradan vatandaş da.
Demek ki mesele yalnızca eğitim, para ya da dünya görüşü değil.
Ortada bir insanlık sorunu var.
Aslında çoğumuz neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Hırsızlığın, yalanın, başkasının hakkını yemenin kötü olduğunu öğrenmek için üniversite bitirmeye gerek yok.
Peki neden yapıyoruz?
Çünkü doğruyu bilmek başka, doğruyu yaşamak başka.
Kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda adaleti unutabiliyoruz. Dürüstlüğü savunuyoruz ama işimize gelmediğinde susabiliyoruz.
Sonra da kendimize bahaneler buluyoruz:
“Herkes yapıyor.”
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
“Benim de ihtiyacım var.”
“Zaten onların parası çok.”
Böylece yalnızca yanlış yapmıyoruz; yaptığımız yanlışı kendi içimizde haklı göstermeye de çalışıyoruz.
İşin en tehlikeli tarafı da bu.
Çünkü yanlış yaptığını bilen insanın değişme ihtimali vardır. Ama yaptığı yanlışı kendine haklı gösteren insan, neden değişme ihtiyacı duysun?
İnsanı Fırsat Ele Verir
Yıllar içinde insanları tanıdıkça şunu daha iyi anladım:
İnsanı yalnızca söyledikleriyle tanıyamıyorsunuz. Eline fırsat geçtiğinde ne yaptığına da bakmak gerekiyor.
Güçsüz bir insan karşısında nasıl davrandığına, kendisine emanet edilen şeye nasıl sahip çıktığına, kimsenin görmediği yerde hangi tercihi yaptığına…
Çünkü insanın karakteri, çoğu zaman imkânları genişlediğinde daha net ortaya çıkıyor.
Yolsuzluk yapma imkânı bulamadığı için dürüst görünen biriyle, aynı imkâna sahip olduğu hâlde bunu reddeden biri arasında büyük fark var.
Birini şartlar sınırlıyor olabilir. Diğeri ise kendi iradesiyle bir sınır çizmiştir.
Ahlak, kötülük yapamamak değil; kötülük yapabilecek imkâna sahipken de doğruyu tercih edebilmektir.
Ama bunu söylerken kendimizi de unutmayalım.
Hepimizin zayıf anları olabilir. İnsan bazen yorulur, korkar, kaybetmekten çekinir. Yanlış kararlar verebilir.
Önemli olan, yanlışını fark ettiğinde onunla yüzleşebilmesi ve yeniden doğruyu seçebilmesidir.
Dünya Değişiyor, Peki İnsan?
Tarih boyunca imparatorluklar yıkıldı, devletler kuruldu. Yönetim biçimleri, ekonomik sistemler, toplumsal düzenler değişti.
İnsanlık bilimde ve teknolojide olağanüstü ilerledi.
Bugün yapay zekâyı konuşuyoruz. Uzayın derinliklerini araştırıyor, atomun sırlarını çözmeye çalışıyoruz.
Ama hâlâ başkasının hakkını yememeyi, gücü kötüye kullanmamayı, farklı olana adil davranmayı tartışıyoruz.
Bir tarafta olağanüstü bir teknolojik ilerleme, diğer tarafta insanın bitmeyen ahlak sınavı…
Demek ki insanlığın ilerlemesiyle insanın olgunlaşması her zaman aynı hızda gerçekleşmiyor.
Elbette yalnızca iyi insan yetiştirmek yetmez. Adil kanunlara, güçlü kurumlara, denetime ve hesap verebilir bir düzene de ihtiyaç var.
Çünkü her şeyi insanların vicdanına bırakamayız.
Ama en iyi kanunları yapsanız da onları uygulayacak olan yine insan. En güçlü kurumları kursanız da o kurumların başına geçecek olan yine insan.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı meseleye geliyoruz.
Sözün Özü
Bir insanı tanımak için unvanına, servetine, eğitimine ya da toplum içindeki itibarına bakmak yetmiyor.
Asıl mesele, başkasının hakkı söz konusu olduğunda nerede durduğudur.
Güç eline geçtiğinde ne yaptığıdır.
Kendi çıkarıyla adalet karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ettiğidir.
Belki de insanları değerlendirirken daha fazla sormamız gereken soru şu:
“Doğru bildiğin şey uğruna hangi çıkarından vazgeçebiliyorsun?”
Çünkü insanın gerçek ahlakı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan doğruları savunduğunda değil, doğruyu savunmanın bir bedeli olduğunda ortaya çıkar.
Gün geçmiyor ki yolsuzluk haberi duymayalım. Ama belki de değişim, o haberleri yalnızca okumakla değil, kendi küçük market anımızda ne yaptığımızla başlar.
Dünyayı değiştirmekten söz ediyoruz.
Oysa hâlâ insanın kendisiyle çözemediği bir meselemiz var:
İnsanlık meselesi.





