İnsan kendi çıkarını düşünür.
Daha iyi yaşamak, daha çok kazanmak, ailesini korumak, işinde yükselmek ister. Bunda yanlış bir şey yok.
Mesele çıkarımızın olması değil; çıkarımızla değerlerimiz karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğimizdir.
Çünkü adaleti, dürüstlüğü, liyakati konuşmak kolaydır. Asıl sınav, bunların bize bir bedel ödettiği yerde başlar.
Bir iş yerinde makam boşaldığını düşünün. Adaylardan biri tecrübeli ve o göreve daha uygun, diğeri ise yöneticinin yakını.
Dışarıdan baktığımızda cevabımız nettir:
“En ehil olan gelsin.”
Peki daha az ehil olan bizim kardeşimiz, arkadaşımız ya da yakınımızsa?
İşte o zaman gerekçeler değişmeye başlar:
“Bir fırsat da ona verilsin.”
“İşi zamanla öğrenir.”
İnsanın kendisini sınayacağı soru tam burada ortaya çıkar:
“Bu kişi benim yakınım olmasaydı yine aynı şeyi savunur muydum?”
Adalet konusunda da durum farklı değil.
Haksızlığa uğradığımızda adalet isteriz. Ama bir tanıdık bizi sıranın önüne aldığında, işimiz başkalarından önce görüldüğünde veya normalde açılmayacak bir kapı bizim için açıldığında aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?
Çünkü adalet yalnızca bize yapılan haksızlığa karşı çıkmak değildir.
Bize sağlanan haksız avantaja da itiraz edebilmektir.
Zor olan budur.
Yıllar içinde şunu da çok gördüm:
Makam sahibinin telefonu çok çalar. Çevresi kalabalıktır. “Abi bir çayını içelim” diyen eksik olmaz.
Sonra makam gider.
Telefonlar azalır, bazı yüzler kaybolur.
İnsan ister istemez sorar:
“Beni mi seviyorlardı, bulunduğum yeri mi?”
Ama aynı soruyu kendimize de sormalıyız:
Biz kimi, neden arıyoruz?
Bir insanın bize sağlayacağı imkân bittiğinde ona olan yakınlığımız da bitiyor mu?
Çıkarın kendisi kötü değildir. Tüccar kâr etmek, çalışan daha iyi ücret almak, genç daha iyi bir gelecek kurmak ister. İnsan ailesinin menfaatini gözetir.
Mesele çıkarı yok etmek değil, ona bir sınır koyabilmektir.
O sınırın adı değerdir.
“Buraya kadar kazanabilirim ama bundan sonrası başkasının hakkıdır.”
“Bu fırsatı kullanabilirim ama bunun için birini ezmem gerekir.”
“Bu söz bana avantaj sağlar ama doğru değildir.”
İnsan karakteriyle tam da bu çizgide karşılaşır.
Fakat çıkarımızı seçtiğimizde bunu kendimize itiraf etmek pek hoşumuza gitmez.
“Şartlar böyle.”
“Herkes yapıyor.”
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
Bazen şartlar gerçekten zorlayıcıdır. Hayat, kitaplarda yazıldığı kadar temiz değildir.
Ama bazen de bizi zorlayan şartlar değildir.
Çıkarımızdır; biz sadece çıkarımızın adını “şartlar” koyarız.
Hepimiz zaman zaman yanılabilir, korkabilir, menfaatimize yenilebiliriz.
Asıl tehlike, çıkarımızı seçmekten daha çok, çıkarımızı bir değer gibi anlatmaya başladığımızda ortaya çıkar.
Çünkü insan yanlışını yanlış olarak gördüğü sürece değişebilir. Menfaatini ahlaki bir gerekçeye dönüştürdüğünde ise önce kendisini kandırır.
Belki kendimizi sınamak için tek bir soru yeter:
“Bu karar bana hiçbir fayda sağlamasaydı yine de doğru olduğunu savunur muydum?”
Yakınım söz konusu olmasaydı…
Para kazanmayacak olsaydım…
Makamımı kaybetme korkum bulunmasaydı…
Yine aynı yerde durur muydum?
Cevap değişiyorsa, belki de değişen doğru değildir.
Değişen, bizim bulunduğumuz yerdir.
Hayatta işimize gelenle doğru olduğuna inandığımız şey her zaman aynı yöne bakmaz.
Aynı yöne baktıklarında yürümek kolaydır.
İnsanın karakteri, yollar ayrıldığında belli olur.





