Bir zamanlar okuryazar olmak başlı başına bir ayrıcalıktı.
Harf Devrimi’nden sonra yeni harflerle okuyup yazabilenlerin sayısı, özellikle köylerde oldukça azdı. Askerdeki oğlundan mektup alan bir anne, mektubu alır, köyde okuma yazma bilen birinin kapısını çalardı:
“Bir okuyuver bakalım, bizim oğlan ne yazmış?”
O kişi yalnızca mektubu okumazdı. Anne söyler, o da cevabını yazardı. Böylece okuryazar insan, birbirinden uzaktaki iki insan arasında köprü olurdu.
Aradan yaklaşık bir asır geçti.
Bugün neredeyse hepimiz o mektubu okuyabiliyoruz. Hatta artık sorun okuyacak bir şey bulmak değil, karşımıza çıkan her şeyi okumaya zaman yetiştirememek.
Ama şimdi başka bir sorunumuz var:
Okuduğumuzun doğru olup olmadığını anlayabiliyor muyuz?
Bizim kuşağın çocukluğunda evlerde ansiklopediler vardı. Bir şeyi merak ettiğimizde raftan indirir, sayfalarını karıştırırdık. Bugün o ansiklopedilerin tamamından çok daha fazlasını cebimizde taşıyoruz.
Ama garip bir sonuç ortaya çıktı:
Bilgi arttı, güven azaldı.
Çünkü artık yalnızca yanlış bilgiyle değil, doğruymuş gibi hazırlanmış yanlış bilgiyle de karşı karşıyayız.
Bir görüntü başka bir olaydan alınabiliyor. Bir insanın sesi taklit edilebiliyor. Söylemediği bir söz ona söyletilebiliyor. Hiç yaşanmamış bir olayın görüntüsü üretilebiliyor.
Eskiden, “Gözümle görmeden inanmam” derdik.
Galiba artık gözümüzle gördüğümüze bile hemen inanmamamız gereken bir dönemdeyiz.
Yapay Zekâdan Önce Kendi Aklımız
Yapay zekânın insanın işini elinden alıp almayacağını sürekli tartışıyoruz.
Bence asıl risk başka:
İnsanın düşünme sorumluluğunu yapay zekâya devretmesi.
Ben de yapay zekâyı kullanıyorum. Araştırma yaparken, farklı görüşleri karşılaştırırken, bir meselenin göremediğim taraflarını anlamaya çalışırken büyük kolaylık sağlıyor.
Ama bütün bunlardan sonra kendime bir soru sormam gerektiğini düşünüyorum:
“Peki ben ne düşünüyorum?”
Bu soruyu sormayı bırakırsak, yapay zekâyı bir araç olmaktan çıkarıp aklımızın yerine koymaya başlarız.
Gelecekte insanları birbirinden ayıracak temel farkın, yapay zekâyı kullananlarla kullanmayanlar arasında olacağını düşünmüyorum.
Asıl fark, onu sorgulayarak kullananlarla ona teslim olanlar arasında olacak.
Yeni Okuryazarlık
Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca okumayı, yazmayı ve bilgisayar kullanmayı öğretmek artık yeterli değil.
Onlara dört basit soruyu da öğretmemiz gerekiyor:
Bunu kim söylüyor?
Kaynağı ne?
Başka güvenilir kaynaklar da aynı şeyi söylüyor mu?
Beni neden buna inandırmaya çalışıyor?
Özellikle son soru önemli.
Çünkü yanlış bilgi çoğu zaman aklımızdan önce duygularımıza sesleniyor. Bizi kızdırıyor, korkutuyor veya heyecanlandırıyor. Biz de tam o anda düşünmeden paylaş tuşuna basıyoruz.
Belki de yeni çağın en önemli becerilerinden biri şu:
Paylaşmadan önce durabilmek.
Bu, hiçbir şeye inanmamak değildir. Her şeyden şüphe etmek de değildir.
Bunun adı muhakemedir.
Dünün okuryazarı metni okuyandı.
Bugünün okuryazarı bilgiyi sorgulayandır.
Yarının okuryazarı ise belki daha zor bir şeyi başarmak zorunda kalacak:
Gerçek ile üretilmiş gerçekliği birbirinden ayırabilmek.
Bir zamanlar köyde mektubu okuyacak insan aranırdı.
Bugün neredeyse herkes o mektubu okuyabiliyor.
Ama şimdi başka bir insana ihtiyacımız var:
Okuduğunun doğru olup olmadığını anlayabilen insana.
Çünkü eskiden cehalet okuyamamaktı.
Bugün cehalet bazen çok okumak, çok seyretmek, çok paylaşmak ama hiçbirini sorgulamamaktır.
Teknoloji ilerleyecek. Yapay zekâ gelişmeye devam edecek. Bilgi daha da çoğalacak.
Bu yüzden yeni çağın okuryazarlığını belki şu cümleyle tarif etmeliyiz:
Her şeyi bilmek zorunda değilsin. Ama sana söylenen her şeye inanmak zorunda da değilsin.
Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın devretmemesi gereken son bir şey var:
Kendi aklı.




