Merhabalar sevgili okur,
Bugün sizi, modern dünyanın en süslü ama en dar hapishanesine, yani kendi "benliğimize" dair bir yolculuğuna çıkarmak istiyorum. İşin özünden başlayalım: Bu hayattaki amacımız ve varlık sebebimiz nedir? Çoğumuz bu soruyu sorarken bile aynaya bakıyoruz. Oysa cevap, aynadaki aksimizde değil, o aynayı tutan toplumun elindedir.
İnsan, doğası gereği bir hayatta kalma makinesi gibi kodlanmıştır. İçgüdülerimiz bize sürekli şunu fısıldar: "Kendini koru, kendini yücelt, önce sen!" Bu zoraki dürtü, aslında bizi toplumsal bağların o şifalı kuvvetinden mahrum bırakan görünmez bir duvardır. Sadece kendi kaygılarına hapsolmuş, sadece kendi gemisini kurtarma derdine düşmüş bir ruh, aslında toplumu içselleştirememiş, o büyük organizmanın parçası olmayı başaramamış demektir.
Peki, gerçekten "bir kişi" olmak ne demektir?
Meşhur Üç Silahşörler romanındaki o ölümsüz düsturu hatırlayalım: "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!" Bu sadece romantik bir slogan değil, varoluşsal bir reçetedir. Çünkü sadece kendini düşünen bir kişi, aslında tam manasıyla bir "birey" olmayı başaramamıştır. Birey; parçası olduğu bütünle anlam kazanan, varlığının bir misyonu, başkalarına dokunan bir görevi olduğunu fark eden kişidir.
Kendi içine kıvrılan bir "ben", aslında kendi yokluğunu imzalar. Bir hücre, vücuttan bağımsız yaşamaya kalktığında buna tıp dilinde "kanser" denir. Toplumda da durum farklı değildir. Misyonu olmayan bir varlık, sadece tüketen bir nesneye dönüşür.
Sevgili okur, bu hayatta sadece kendimiz için aldığımız nefes, bizi sadece yaşatır; başkası için attığımız adım ise bizi "insan" yapar. Topluluğu içselleştirmek, "ben"in o dar sınırlarını yıkıp "biz"in o sonsuz ufkuna yelken açmaktır. Unutmayalım ki; birimiz eksik kaldığında, hiçbirimiz tam değiliz.
Ancak toplumu bir arada tutan bu 'biz' bilincinin yeşerebilmesi için, toprağın en hayati mineraline, yani sarsılmaz bir adalet duygusuna ihtiyacı vardır. İnsanlar, ancak adil bir düzende 'hepimiz birimiz için' diyebilirler. Adaletin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde ise kaçınılmaz bir bireysel savunma mekanizması baş gösterir. Kişi, hakkının yenileceği korkusuyla 'ben' kalelerine sığınır; çünkü bilir ki o kaleden dışarı çıktığında onu koruyacak olan tarafsız bir terazi yoktur. Adalet duygusunun zedelendiği bir toplumda, ortak idealden bahsedilemez; sadece hayatta kalmaya çalışan ürkek bireylerden bahsedilebilir. Belki de sistemin amaçladığı bizleri bu duruma sokarak yalnızlaştırmaktır. Toplumu yeniden inşa etmek istiyorsak, önce o terazinin kefelerini yeniden dengelemek, hukuku sadece güçlünün değil, haklının sığınağı haline getirmek zorundayız.
Varlığımızın bir görev olduğunu unutmamak dileğiyle...
Hoşçakalın.
mail: selim_kutlu@windowslive.com