BURDUR HABERLERİ

Fevzi Çakar yazdı; Vesayetten Demokrasiye Uzanan Yol...

Fevzi Çakar yazdı; Vesayetten Demokrasiye Uzanan Yol...

Bir milletin kaderi, sandıkta verdiği kararla mı yazılır; yoksa tankın paletiyle mi silinir?

Bizim yakın tarihimiz, bu sorunun gölgesinde geçti. Her on yılda bir, “ülkeyi kurtarma” iddiasıyla gelenler oldu. Her seferinde aynı cümle kuruldu: “Şartlar olgunlaştı.” Oysa olgunlaşan şey kriz değil, müdahale iştahıydı.

Tarihi biraz geriye saralım.

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, modern anlamda ilk büyük kırılmalardan biridir. Devlet aklı içinden çıkan bir müdahale, devleti güçlendirmedi; aksine istikrarsızlık zincirini başlattı. Ardından gelen 31 Mart Vak’ası ve sonrasında yaşanan gelişmeler… Devlet, içerideki hesaplaşmalarla zayıflarken dışarıdaki rüzgâr sertleşti. Bâb-ı Âli Baskını ise siyasetin silah gölgesinde yeniden dizayn edilmesinin açık bir örneğiydi.

Cumhuriyet döneminde tablo değişmedi, yalnızca yöntemler modernleşti.

27 Mayıs 1960 Darbesi, “halk adına” yapıldığı söylenen ama halkın seçtiği iktidarı deviren bir müdahaleydi. Siyaset, vesayetle tanıştı. 12 Mart Muhtırası hükümeti istifaya zorladı. 12 Eylül 1980 Darbesi ise düzeni yeniden kurma iddiasıyla geldi; fakat geride idamlar, yasaklar ve travmalar bıraktı.

Sonra “post-modern” denilen bir dönem yaşandı.

28 Şubat 1997 Süreci… Tanklar sokakta uzun süre kalmadı ama zihinlerde kaldı. Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması, katsayı uygulamaları, mesleki eğitimin zayıflatılması… İmam hatipler üzerinden yürütülen tartışma, aslında ara eleman sistemini ve çıraklık kültürünü de sarstı. Bugün sanayicinin “ara eleman bulamıyoruz” diye yakındığı tablo, o günlerin stratejik hatalarının gölgesini taşıyor.

27 Nisan 2007’de ise farklı bir yöntem denendi. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yayımlanan bildiri, literatüre “e-muhtıra” olarak geçti. Bu dijital müdahale girişimi, siyasal sürece yön verme amacı taşıyordu. Ancak önceki dönemlerden farklı olarak hükümet geri adım atmadı; aksine demokratik meşruiyet vurgusu yaparak süreci sandığa taşıdı. Bu hadise, askeri vesayetin zayıflama sürecinde önemli bir eşik olarak kayda geçti.

Ve nihayet…

15 Temmuz Darbe Girişimi. TBMM’nin bombalanması, sivillere ateş açılması, devletin kalbine yönelmiş bir saldırı… Fakat bu kez hesap tutmadı. Sokaktaki insan, iradesine sahip çıktı. Tankın önünde duran cesaret, darbeyi boşa düşürdü.

Şimdi meseleye serinkanlı bakalım.

Darbeler kısa vadede “kontrol” sağlar gibi görünür. Ama uzun vadede üç büyük maliyet üretir:

1. Meşruiyet erozyonu – Devlet ile millet arasındaki güven aşınır.

2. Kurumsal zayıflama – Bürokrasi korkuyla çalışır, inisiyatif kaybeder.

3. Ekonomik risk primi – Yatırımcı istikrara bakar; belirsizlikten kaçar.

Bir ülke sık sık darbeyle anılıyorsa, sermaye temkinli olur, gençler umutlarını dışarıya taşır, siyaset güven kaybeder.

Fakat Türkiye’nin hikâyesinde başka bir gerçek daha var:

Hiçbir darbe kalıcı olamadı. Hiçbir askerî yönetim, bu topraklarda uzun süreli bir rejime dönüşemedi. Bu, hafife alınacak bir veri değildir.

Demek ki bu milletin siyasal kültüründe, sandığın meşruiyeti güçlüdür. Demek ki devlet geleneği, eninde sonunda sivilleşmeye dönmektedir.

Eğer geçmişten ders çıkarırsak, kriz üretimlerine prim vermezsek, hukukun üstünlüğünü ve kurumsal şeffaflığı güçlendirirsek; darbeler tarihi yazmak zorunda kalmayız.

Devlet, korkuyla değil güvenle yönetilir. Siyaset, tankla değil sandıkla anlam kazanır. Milletin iradesi, ancak meşru zeminde güçlenir.

Bu topraklar çok şey gördü. Artık görmesi gereken şey, kesintisiz bir demokratik olgunluktur.

Çünkü güçlü devlet, halkına rağmen değil; halkıyla birlikte yürüyen devlettir.